07 Kasım 2008 Cuma

Michel Foucault ve Hapishanenin Doğuşu

Kitaba devam edelim isterseniz...

Michel Faucoult, kitabında, şundan bahsetmektedir: Suçluluğun köken noktasını suçlu bireye değil de topluma yüklemektedir. "Sizi öldüren kişi, bu işi yapmama konusunda özgür değildir. Suçlu olan toplumdur veya daha doğrusunu söylemek üzere, kötü toplumsal örgütlenmedir". "Hatalı eğitim, hesaba katılmayan yatkınlık ve suçlar çok küçük yaşta zorlanılan bir çalışmayla dumura uğratılan akıl ve kalp".

Bir başka bölümde Foucault, "....ve bunlardan sonra, "herşeyi bir arada" olan hapishaneyi tekrarlamayan, ama hapsetme mekanizmalarından bazılarını kullanan koskoca bir düzenlemeler dizisi vardır: Himaye dernekleri, ahlakileştirme çalışmaları, hem yardım eden hem de gözetim altında tutan bürolar, işçi site ve lojmanları-bunların ilkel ve en kaba biçimleri ceza sisteminin işaretlerini hala çok okunaklı bir şekilde taşımaktadır. Ve nihayet bu büyük hapishane dokusu, toplumun içine dağılmış bir şekilde işlemekte olan disiplinsel düzenlemelerle buluşmaktadır" ifadesini kullanmaktadır.

Kitabın 437. sayfasında Foucault, ".... Fakat bunun tersine, hapishane piramidi yasal cezalara çarptırma iktidarına, içinde her türlü aşırılıktan ve şiddetten kurtulmuş olarak gözüktüğü bir bağlam vermektedir.

06 Kasım 2008 Perşembe

Michel Foucault ve Hapishanenin Doğuşu

Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu adlı kitabını henüz bitirdim. Kitap çok güzel. Bir çok şey öğrendim. Yazar, kitabında, insanın yaşamda hep gözetim altında olduğunu, evde, okulda, hastanede, tımarhanede, fabrikada, her yerde insanın gözetim altında olduğunu, yaşamın bir nevi hapishane olduğunu ifade etmektedir.

Kitabı okuduktan sonra yaşama daha realist baktığımı söyleyebilirim.

Kitaba daha sonra dönmek dileğiyle hoşçakalın.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Giorgio Agamben'in Kitabından...

Giorgio Agamben’in Kutsal İnsan adlı kitabına devam edelim isterseniz...

Hani, “dışlanmak özgürlüktür” diyen yazar... Bunu başka bir zaman tartışmak üzere, Agamben’in ilgimi çeken başka düşüncelerine yer vermek istiyorum. Örneğin, “sürgün bir ceza değil, cezadan kurtuluş ve sığınakmış”.

Agamben’in kitabından bir başka kesit şöyle devam ediyor: “Bireylerin, merkezi iktidarlara karşı verdikleri mücadelelerde kazandıkları alanlar, özgürlükler ve haklar, aynı zamanda da daima, bireylerin hayatını üstü örtülü ama gittikçe daha da kuvvetli bir biçimde devlet düzeninin nesnelerinden biri yapıyor, dolayısıyla da tam da insanların kaçıp kurtulmak istedikleri egemen iktidar için yeni ve daha korkunç bir zemin yaratıyordu. Foucault, cinselliğin siyasal bir olgu olarak önemini açıklarken şöyle diyordu: Kişinin kendi hayatı, bedeni, sağlığı, mutluluğu ve gereksinimlerini gidermek üzerindeki hakları ve her türlü baskı ve yabancılaşmanın ötesinde, kendisinin ne olduğunu ve ne olabileceğini keşfetme hakkı; işte -klasik hukuk sisteminin asla kavrayamayacağı- bu haklar bütün bu yeni iktidar prosedürlerine karşı verilen siyasal yanıttı. .....Nitekim, yirminci yüzyılın parlamenter demokrasilerinin ne kadar çabuk totaliter devletlere dönüşebildiğini ve bu yüzyıldaki totaliter devletlerin de yine ne kadar çabuk biçimde ve neredeyse, hiçbir kesinti yaşanmadan parlamenter demokrasilere dönüşebildiğini anlayabilmemizi mümkün kılan tek şey, biyolojik hayatın ve gereksinimlerinin siyasal alanın belirleyici olgusu haline gelmesidir”.

Pardon, ben hala, parlamenter demokrasilerin, ne kadar çabuk totaliter devletlere dönüşebildiğini anlayamıyorum.

“Thomas Hobbes, Leviathan adlı çalışmasında insanların aslında bencil olduğu ve anarşiden kurtulmak için bir toplumsal sözleşme yaptıkları ve bu doğrultuda egemene hükümdara teslim oldukları görüşü temelinde bir siyaset felsefesi geliştirdi”.

Agamben’in kitabında, “yaşanmaya değmeyen hayat” kavramından söz edilmektedir. Merak ediyorum ben, acaba yaşanmaya değmeyen hayatlara kim karar veriyor? Ya da kimin karar verme hakkı var bu konuda? Neyse devam edelim...

“....bizler bir yandan en değerli hayatlara karşı genellikle sorumsuzca davranıyor, öte yandan ise artık yaşanmaya değmeyen hayatları kurtarmak için, doğanın kendisi genelllikle gecikmişliğin gaddarlığıyla bunlara son verene dek –çoğunlukla tamamen boş yere- özen ve sabır gösteriyor ve enerji harcıyoruz. Bir binlerce pırıl pırıl gencin cesetleriyle kaplı bir muharebe alanını ya da yüzlerce sağlıklı ve çalışkan işçiye mezar olan bir maden ocağını düşünün. Bir de akıl hastaları için çalışan kurumları ve bunların hastaları için savurdukları zaman ve masrafları düşünün. Burada, en değerli insanların kurban edilmesi ile sadece değerden yoksun olmakla kalmayıp aynı zamanda da aslında olumsuz değerlerle tanımlanması gereken varlıklara gösterilen akıl almaz özen arasındaki meşum çarpıklık karşısında sarsılmamak elde değil”.

Burada ben araya girip bir şey sormak istiyorum. Nasıl yani? Psikiyatri kliniklerinin, ruh ve akıl hastalıkları kliniklerinin hastaları için ayırdıkları zaman ve masraf boşuna mıdır? Bence değil. Çünkü, bu klinikler, ketlenmiş, obsesif kompülsif bozukluğu olan, bipolar, daha yüzlerce hastalığı, psikolojik rahatsızlığı, hiç bir sosyal işlevi kalmayan human’ı aktif hale getirmekte, katotoniden kurtarmakta, yaşama döndürmektedir, Önemini yadsımak haksızlık diye düşünüyorum. Yazarın bu sözleri karşısında ben sarsıldım!

Bugünlerde kafayı fena halde Foucoult’ya taktım. Michel Foucoult’un Hapishanenin Doğuşu adlı kitabını okuyorum. Bu kitaptan size, ilgimi çeken yerleri aktaracağım.

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Bir kitaptan...

Bugünlerde, Giorgio Agamben'in Kutsal İnsan adlı kitabını okuyorum. Orada bir görüş dikkatimi çekti. "Dışlanmak aslında özgürlüktür" diyor. Nasıl yani? Bu konuda görüşlerinizi lütfen yazın. Hülya.

12 Ağustos 2008 Salı

SAĞLIK

Koşmak, yaşlanma sürecini yavaşlatıyor

ABD’de yapılan bir araştırma, düzenli olarak koşmanın yaşlanma sürecini yavaşlattığını ortaya koydu.

12 Ağustos 2008 Salı
ANKARA - Stanford Üniversitesi Tıp Merkezi araştırma ekibi, düzenli koşan yaşlıların kanser gibi hastalıklar yüzünden erken ölme risklerinin yarı yarıya azaldığını ve bu kişilerin azalan fiziki sıkıntılarıyla daha mutlu bir yaşam sürdüğünü saptadı.
Haberin devamı

Uzmanlar, yaşlı kişilerin düzenli egzersiz yapmalarının öneminin bu buluşla daha da güçlendiğini ifade etti. Araştırmacılar, koşmanın yaşlılara faydalarını 20 yıldan fazla süren çalışmaları sonucunda saptadı. Koşmanın yalnızca kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümleri yavaşlatmadığını, kanser, sinir hastalıkları ve enfeksiyonlar gibi hastalıklardan erken ölümleri de azalttığını belirten araştırmacılar, koşmanın yaşlılarda eklem iltihabı ya da diz sorunlarına neden olduğuna dair kanıt bulunmadığına dikkati çekti. Araştırmanın başından bu yana izlenen 50 yaş grubundaki deneklerden haftada ortalama 4 saat koşmalarının istendiğini belirten uzmanlar, 21 yıl sonra bu kişilerden koşma süresini 76 dakika civarına indirmeleri istendiği halde deneklerin düzenli egzersizin faydalarını görmeye devam ettiğini bildirdi.

BLOG'UN OLUŞTURULMA AMACI

Bu Blog, Türkiye ve Dünya'dan önemli haberlerin sunulduğu, insan sağlığı ve çevre ile ilgili yararlı bilgileri yer aldığı bir alan yaratmak amacıyla oluşturulmuştur.

İlk bir ay süresince, Blog'un, Türkiye ve Dünya'yı ilgilendiren ve tüm canlıları, doğayı etkiliyen olayların irdelendiği bir mekan olmasına çalışılacak ve bu mekanda sözü edilen konular hakkında bilgi sunulmasına süreklilik kazandırılacaktır.

Ekim 2008 tarihinden itibaren, çevre, sağlık konularına da yer verilerek, Blog İçeriği'nin zenginleştirilmesi hedeflenmektedir.

HOŞÇAKALIN....